Anasayfa
TürTab
Türtab Nedir?
TürTab Özel
Basında Biz
Söyleşiler
Başyazı
İletişim
 
SÖYLEŞİ
Azerbaycan ve Türkiye askeri ilişkileriyle ilgili olarak Avrasya Strateji Araştırmalar Merkezi Başkanı Dr. Hatem Cabbarlı ile bir röportaj gerçekleştirdik..
 
DUYURU
 
KİTAP

 

 Artık Müstağrib Olmak Zorundayız!
Mustafa ARMAĞAN




Özyaşam öyküsü için tıklayınız.

İlk kez, bu ay, doğumunun 90. yıldönümünde rahmetle anacağımız Cemil Meriç'in Bu Ülke'sinde karşılaştığımı hatırlıyorum “müstağrib” kelimesiyle. Tuhaf bir kelimeydi doğrusu. Yaşım 16’ydı, ne anladığımı tam olarak ben de bilmiyorum. Ama oradan bir iz kalmış hafızamın dehlizlerinde. O iz, zaman içinde beni bir yerlere götürdü. Bu yazı, o yerlerin bir açıklaması aynı zamanda.

Bir perde sayfa ve üzerinde “Müstağribler” diye yazıyor; altında ise Ahmed Midhat Efendi'den minik bir parça: Müsteşrik, Doğu irfânı ile uğraşan Avrupalıların kendilerine verdikleri isim. Aynı mevzû üzerinde çalışan bir Osmanlı'ya bu ismin verilmesi câiz değildir. Biz son devir muharrirleri maârif–i garbiyyeyi şarka ithâle çalışan birer müstağribiz.

Cemil Meriç’in, Bu Ülke’nin bu bölümünde ele aldığı aydınların ortak vasfı, “müstağriblik”. Peki nedir Cemil Meriç'in ‘müstağriblik’den anladığı? Elbette “Avrupa'nın mahvettiği” kafalar... Avrupa'yla bozmuş olan bu aydınların kafalarındaki imaj, “kartpostal Avrupası”dır: Girdapları olmayan, tezadsız ve tek boyutlu bir Avrupa. Türkçe konuşan birer Fransızdır onlar.

Öyle anlaşılıyor ki, üstad, tıpkı fikirlerini çok önemsediği Ahmed Midhat Efendi gibi, müstağrib terimine, kendisini kartpostal Avrupa'sını memlekete ithale memur edip bunun için Avrupa'ya firar eden aydın, anlamını yüklemektedir. Velhasıl, Avrupa'yı da doğru dürüst anlamaya yanaşmadan, ondaki ‘hazineler'den mahrum yaşadığını kabul ettiği memleketine bu kültürü aşılamak için yanıp tutuşan bir aydın güruhudur müstağribler.

Meriç’in yer yer kıvılcımlar saçan üslubundan, müstağriblerin üstlendikleri görevleri tam olarak yerine getirmedikleri, yani Avrupa'yı da hakiki vechesiyle ve dürüstçe tanımadıkları ve toplumlarına tanıtmadıkları için mi, yoksa tam da Avrupa'yı ithal etmeye çalıştıkları için mi zılgıtı hak ettiklerini çıkarmak maalesef pek mümkün olamıyor.

Onun gözünde, aydınımızın trajedisindeki bir basamaktır olsa olsa müstağrib. Oysa dilimize de çevrilen bir kitap,(1) Ahmed Midhat Efendi’nin, kendisini müstağrib diye nitelemesine rağmen, Avrupa ile arasına eleştirel bir mesafe koymayı ihmal etmediğini, ne ihmali, bunu bağıra çağıra ilan ettiğini gösteriyordu. Müsteşrik (Oryantalist), nasıl Avrupa ile öteki, yani Avrupalı olmayan arasında temel bir fark gözetiyor ve bu farkı kendi kimliğini kurmak için bir ayna gibi kullanıyorsa, Ahmed Midhat Efendi de bir Müstağrib (Oksidantalist) olarak -hayranlık beslediği epey tarafları bulunmasına rağmen- Avrupa'yı yer yer ‘öteki’ olarak damgalamakta ve Osmanlı kimliğini bu ötekilik üzerinden inşaya yönelmektedir.

Dolayısıyla Batı, müstağribler için, ilginç bir biçimde hayranlık uyandıran taraflarına rağmen, sömürgecilik karşıtı söylemin kurucu bir ögesiydi. Üstlendikleri görevi bugün layıkıyla ifa ettiklerini söyleyemeyiz belki ama Ahmed Midhat Efendi gibi müstağriblerin, en azından, Batı'ya karşı belli bir direniş bilincine sahip bulunduklarını tespit edebiliriz.(2)

Ne var ki, Cemil Meriç ve Ahmed Midhat Efendi’de müstağribliğin son tahlilde olumlu mu, olumsuz mu olduğu noktası hâlâ karanlıktır. “Garbiyatçılığı” hakkıyla yerine getirseydi bu aydınlar, yani Batı'yı bize derinleşerek aktarmayı başarsalardı, onlara diyecek bir sözümüz kalmayacak mıydı? Ya da Çinli araştırmacı X. Chen'in, Çin müstağribliğinin hem teslimiyetçi, hem de “ideolojik baskının yerli biçimlerinden siyasî kurtuluşa” bir çağrı olduğu tezi,(3) bir kalemde geçilmeli midir?

Buna karar vermek güç; zira Batı etkisi, girdiği yerde kendi karşıtının inşa edilmesi sonucunu da doğurmaktadır. Velhasıl Batı, kafalarda Batı karşıtlığı ile yan yana inşa edilmektedir...

Özetle, müstağriblik, Doğu'ya Batı'nın gözlükleriyle, teslimiyetçi bir tavırla bakmak anlamına gelebileceği gibi, Batı'yı bizim gözümüzde yeniden inşa etmek gibi aktif ve yapıcı bir kültürel tavır olarak da görülebilir. Ya da artık böyle görülmesinin zamanı gelmiştir.

“Müstağrib olmak zorundayız...”

Şimdi de farklı bakış açılarını yakalayabilmek için müstağriblik meselesinin çerçevesini biraz daha genişletelim...

Oryantalizm adlı kitabıyla haklı bir uluslar arası şöhrete ulaşan ve teslimiyetçi Doğulu aydın tipinden aktif, sorgulayıcı ve araştırıcı aydın tipine doğru bir evrilmenin gerçekleşmesi için ömür boyu mücadele veren Edward Said, bakın hangi açıdan yaklaşıyor konumuza:

Hiçbir Arap üniversitesinde, Amerika'yı araştıran tek bir fakülte ya da kürsü yok. Müthiş bir şey! Biri Lübnan'da, diğeri de Kahire'de olmak üzere iki Amerikan üniversitesi var. Fakat bu iki üniversitenin de şu ana kadar (1994) Amerika üzerinde çalışmalar yaptığı duyulmamış. Bu, Batılıların aleyhine değil, bizim aleyhimize olan bir durumdur. Çünkü biz, bu iki üniversiteden ciddi anlamda Batılı araştırmalar yapacak iki kürsü açmasını istememişiz.

Said, İslam dünyasında, birbirine zıt iki tutum olduğundan söz ediyor. Ya Batı'yı lanetleyen sloganik bir karşı çıkış ya da onu kendi dünyasının vakıalarıyla bütünleştirmeden yapılan salt aktarma eylemi. Birincisi, bir aşağılık kompleksine dayanıyor, ikincisi de bir “çömezlik psikolojisi”ne. Ya Batı'yı külliyen reddetme ya da “Bizden adam olmaz” kafasıyla dizlerinin dibinden kalkmama tavrı yani...

Birçok Arap aydınının (buna rahatlıkla Pakistanlıları ve Türkleri de katabilirsiniz) Amerika'ya Orta Doğu hakkında araştırmalar yapmak üzere geldiklerini söyleyen Edward Said'in sözlerinden, bunun Batı'yı, artık Doğu'yu Batılı olmayan 'devşirmeler' yardımıyla tanıma aşamasına getirdiğini çıkartıyorum. Artık büyük Oryantalist nesil geçip gitmiş, Doğu kendisini Batı gözlüğüyle seyretmeye başlamış ve öğrenciler, bu defa Batı'ya gitmek suretiyle kendi kültür veya tarihleriyle ilgili bilgileri onlara pazarlamaya başlamışlardır.

Oysa niçin Amerika, Fransa ve Almanya araştırmalarında en büyük pay, İslam dünyasının olmasın? Niçin bir Orta Doğulu öğrenci, Avrupa veya Amerika tarihi veya kültürü üzerine uzmanlaşmak yerine, kolaycılığı seçerek sadece kendi sahasına dönüp Orta Doğu üzerine çalışsın? Neden gerçek ve olumlu anlamıyla ‘müstağrib’ olup Batı’yı onlardan daha iyi bilen uzmanlar olarak yetişmeyi seçmez bir Müslüman öğrenci? Amerika'ya Lübnan hakkında tez yapmak üzere gelen Lübnanlı öğrencilere çıkışan Said onlara, “Niçin Amerika’da yazıyorsunuz? Siz kendiniz hakkında yazmak için burada değilsiniz. Lübnan hakkında Lübnan'da da yazabilirsiniz. Burada Amerika hakkında yapılan tartışmalar konusunda yazabilir, bu tartışmalara katılabilirsiniz” uyarısında bulunur haklı olarak.(4)

Bu noktada İlber Ortaylı'nın uyarıları da son derece önemli görünüyor bana. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından düzenlenen “Medeniyetler Arası Diyalog” (1999) toplantısında, şimdiye kadar Batı'nın bize yeterince ayna tuttuğunu, bundan sonra ise bizim onlara ayna tutmamız gerektiğini söylüyordu ki yerden göğe haklıydı.

Müstağriblik, Batı'ya Batı'yı öğretecek derin bir strateji olmalıdır. Nasıl bir Alman, İskandinav veya İngiliz akademisyen, bizim kültürümüzün künhüne vâkıf olmak için çalışıyorsa, bizim de aynısını onların kültürleri için yapmamız gerekir, diyalogda mesafe alabilmek için. Asıl medeniyetler arası diyalog, birbirini, künhüne vakıf olacak derecede tanımaktan geçmez mi? Orta Asya'daki eski Sovyet Cumhuriyeti olan Türk cumhuriyetlerinin halkları, gayet güzel Rusça konuşmaktadırlar, gelin görün ki, aralarında standardın üstünde bir Rusya tarihçisi, bir Slav dilleri uzmanı yoktur. Tabii o zaman da ciddi bir fikrî gelişme beklenemez buralardan.(5)

Sözünü “...artık müstağrib olmak zorundayız!” diye bitiren İlber Ortaylı hocaya haksız diyebilir misiniz?

 


Notlar:
                1) Carter V. Findley, Ahmed Mithad Efendi Avrupa'da, Çeviren: Ayşen Anadol, İstanbul 1999, Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

2) Bu hususu bir başka yazısında Cemil Meriç’in kendisi de vurguluyor. Bkz. Kültürden İrfana, İstanbul 1986, İnsan Yayınları.

3) X. Chen’in tezi hakkında geniş bilgi için bkz. Arif Dirlik, The Postcolonial Aura: Third World Criticism in the Age of Global Capitalism, Westview Press, 1997, s. 116-117.

4) Edward Said, Oryantalizm Eleştirileri, Çeviren: İslam özkan, Süleyman Şahin, Şenay özden, İstanbul 2000, İlkbahar Yayınevi, s. 169.

5) Hazırlayan: Mustafa Armağan, Medeniyetler Çatışmasından Diyaloğa, İstanbul 2000, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ve Zaman Gazetesi yayını, s. 80.

 

Mustafa Armağan

marmagan@tacmahal.org



* Bu köşe yazısı; ziyaretçiler tarafından 608 defa görüntülendi.


        
YAZARLAR
M. Fatih ÖZTARSU
Sovyetler'den Gürcistan’a sorunlu miraslar
Renkli Devrim sonrasında Gürcistan lideri Mihail Saakaşvili ülke bütünlüğünü zedeleyecek olan Abhazya ve Güney Osetya ayaklanmalarına karşı önemli tedbirler almıştır...

Mustafa ARMAĞAN
Nusret'in kahramanı tarih yazdığı geceyi anlatıyor
Şimdi 16 Mart 1915 gecesine uzanalım ve Nazmi Kaptan'ı can kulağıyla dinleyelim...

Hakkı YİĞİT
Kerbela ve Hüseyni Duruş
Dünya her zaman Hüseyni duruşa muhtaçtır…

Yusuf Girayalp ATAN
ECO(NO){M[one]Y}
Biz kasiyerin para yerine verdiği ürünü dolmuşa verdiğimizde şoförün bize vereceği tepki ne olurdu?

Kitaplar Dünyası - Oğuzhan SAYGILI
Kısa Başarı Öyküleri
Baba, senin yaşındakiler Belediye Başkanı, Milletvekili, Genel Kurmay Başkanı, Cumhurbaşkanı oldu da sen neden berber oldun?...

ANKET
» Kültür Bakanlığı'nın çalışmalarını yeterli buluyor musunuz?
Evet
Hayır
Yorumsuz

www.tacmahal.org
© 2005 - Bütün hakları saklıdır. Tüm Yazıların Sorumlulukları Yazarlarına Aittir. İzinsiz Hiçbir Yazı Kullanılamaz.
Bu site en iyi 1024x768 ve üzeri çözünürlükte görüntülenebilir. Tasarım Ayhan Bayoğlu